EVLİLİĞİN BÖYLESİ
Nasrettin Hoca evlen meye
niyetlenir. Eş- dost bir hatuncağızı öve
öve göklere çıka rırlar.
- Şöyle huylu!
- Böyle soylu!
— Dünyalar güzeli... Hoca'nın gönlünü
çelerler.
Evlenirler. Zifaf gecesi yüz
görümlüğünü veren Ho ca, gelinin
duvağını kaldırır. Aman Allah'ım! Çirkin
bir gelin.
Gelin hanım, kocasına sadakatini
göstermek için:
— Hoca efendi, akrabalarından kime
görüneyim, ki
me görünmeyeyim? diye sorar.
Hoca şaşkın:
— Aman hatun, bana görünme de kime
görünürsen
görün... der.
DOĞRU SÖZ
Müfettiş, öğrencilere sorar:
— İçinizde en uslu kim?
Öğrenciler, hep bir ağızdan - cevap
verirler:
— Öğretmenimiz!
GEZGİN
Hoca'nın hanımı çok gezermiş.
Düğün-dernek, bayram-seyran...
dolaşırmış.
Hoca'nın dostları:
— Hocam, yenge biraz çok do laşmıyor
mu? derler.
Ne de olsa hatunu. Hiç laf söy-
letir mi Hoca...
- Hiç sanmıyorum, der ve ekler:
- O kadar dolaşsaydı, bazen bize
de uğrardı...
EŞEK BAŞI
İstanbul'a yeni gelen köylü, ku
yumcu dükkânının vitrinini merakla
inceliyordu. Kuyumcunun çırağı, onunla
alay etmek için:
- Hemşerim, dedi, ne bakıyor
sun öyle?
- Hiç... Bu dükkânda ne satılır
diye merak ettim de...
Çocuk güldü:
- Eşek kafası satılır.
- Allah versin... Alışverişiniz
yolunda olmalı...
- Nereden bildin, dayı?
- Baksana, koca dükkânda
seninkinden başka kal
mamış!
NEYİ GÖRMEMİŞ
Şoför kullandığı taksiyle "Sağa
dönülmez işaretine rağmen sağa saptığı
sırada trafik polisinin keskin keskin
çalan düdük sesiyle birden yavaşladı,
sonra yolun kenarına çekilerek durdu.
Trafik polisi, sağ elinde zin-
cirden tuttuğu düdüğü sallaya sallaya
yürüyerek tak sinin yanına geldi, sert
bir sesle sordu:
— Levhayı görmedin mi?
Şoför, kabahatli olduğunu kabul
etmenin rahatlığı içinde itirafta
bulundu:
— Görmesine gördüm de sizi
görmedim...
KILÇIK
Sınıfta öğretmen insan iskeletini
göstererek sordu: — Bunun ne olduğunu
söyleyebilir misin Salim? dedi.
Karadenizli Salim hemen
cevapladı:
— İnsan kılçiğidür öğretmenim...
SON ÜMİT
Adam kaynanasıyla birlikte Avrupa
gezisine çıka caktı, arkadaşı sordu:
- Yahu sen hep kaynanandan yakınıp
durmaz miy
din? Şimdi de Avrupa gezisine mi
çıkarıyorsun?
- Ne yapayım kardeşim, sık sık
Avrupa'yı görme
den Allah canımı almasın! deyip
duruyor... Benimki, bir
umut işte...
YAG SORUNU
Akıl hastanesine, kendisini ziyarete
gelen arkadaşına dert yandı:
- Sorma dostum... Motora
meraklı olduğum için getirip
buraya tıktılar beni. Allahaşkı-
na, sen araba sevmez misin?
- Severim.
— Zeytinyağlısından mı hoşlanırsın,
tereyağlısından
mı?
ÖĞRENCİ ŞİİRİ
- Tembel bir öğrenci, yazılı kağı
dına şu satırları yazmış:
— Yürü boş kağıt, yürü... Öğretmenin
yüzünü gör de gel.
Üç zayıfım vardı, dört oldu mu sor da
gel...
APTALCA DÜŞÜNMEK
Federal Almanya vatandaşı dış
yolculuktan döndü. Getirdiği papağanla
kendi gümrüğüne girdi. Muayene memuru
işin gereğini anlattı:
— Canlı papağana, yüz mark gümrük
ödeyeceksiniz.
Cansız içi doldurulmuş papağan olsaydı
gümrüksüzdü.
Adamın bir anlık tereddütü üzerine
papağan söze karıştı:
— Bana bak Hans! Öyle aptalca şeyler
düşünme!
YAŞLILIK
Bir adam, arkadaşına hastalığından
dert yanıyordu:
— Hele şu sağ bacağımdaki romatiz
manın verdiği acıya hiç dayanamıyo
rum, dedi. Nedeni nedir, acaba?
— Neden olacak, dedi öteki.
Yaşlılıktan.
Bunların hepsi yaşlılık alâmetleri.
Adam:
— Saçma, diye yanıt verdi. Sol
bacağım da sağ ba cağım ile aynı yaşta.
O neden ağrımıyor?
YORMASAYDIM
Temel otelde kahvaltı ederken,
tabağındaki zeytini bir türlü çatalıyla
yaka-layamaz. Epeyce uğraştığı- nı gören
garson, yanına yaklaşır, çatalı alır ve
bir seferde zeytine batırır. Temel
küçümseyerek bakar:
— Uyy garson, ha pu zeytinu pen
yormasaydum, sen
oni zor yakalayaçağitun.
KURTULUŞ
ÇARESİ
Temel, Cemal ve diğer Karadenizliler
açık denizde küçük bir tekne ile
fırtınaya tutulmuşlar dı. Yanlarından
büyük bir gemi geçmekteydi.
Temel:
— Uyy, kurtarun pizuuu... İmdattt!.
diye haykırıyor-
du.
Geminin güvertesinden birisi de yanıt
veriyordu: Biz adam almıyoruz, biz adam
almıyoruz. Bunu duyan Temel: — Uyy,
haçan piz lazuz, lâz, alun pizu.
HIRSIZLIK AYIP
Bir eşkıya, fakir olduğu için
Diyojen'e hakaret etmiş-
ti.
Diyojen hiç kızmadı. Sadece:
— Bir adama fakir olduğu için hakaret
edildiğini ha yatımda hiç görmedim. Ama
pek çok insanın hırsızlık tan ötürü
asıldıklarım gördüm, dedi.
İLK KAMÇIYI EN ÇİRKİNİ VURACAK!
Müthiş bir eleştirici olan bir
Bektaşi yazar, kadınlar hakkında öyle
bir kitap yazmış ki söylenmedik söz
bırak mamış. Bunun üzerine on- beş
kadar kadın biraraya gelerek yazarı
dövmeye ka rar verirler. Bir gün
Bektaşi evine giderken yolunu kesip
bağırmaya başlarlar:
— Sen bizim hakkımızda bir kitap
yapıp aleyhimiz
de türlü türlü şeyler yazmışsın. Biz de
seni öldürünceye
kadar dövmeye karar verdik. Birer kamçı
alarak buraya
geldik. Cezana hazır ol, diyerek
kamçılan göstermişler.
Bektaşi kadınları yatıştırmaya
çalışmışsa da başarılı olamadığından
dayak yemeğe razı olarak:
— Fakat bir şartla. Birinci kamçıyı
içinizden en çir
kin olanı vuracak, demiş. Kadınlar bu
şartı kabul etmiş
ler.
Fakat ilk kamçıyı vurmak için kimse
öne çıkmayın ca, bu dayak faslı da
yarım kalmış.
ÖLÜM KÖLE İLE KRALI EŞİT KILAR
Büyük İskender, Diyojen'i, birbiri
üstüne yığılmış in san kemikleri
arasında bir şey ararken görmüş ve ne
yaptığını sormuştu.
Diyojen:
— Babanızın kemiklerini arıyorum.
Ama hangisinin kölelere, hangisinin
babanıza ait olduğunu kestiremiyorum,
cevabını vermişti.
DOMUZ ETİ YEMEYİZ
Şeyh Şamil esir düştüğünde, Ruslar bu
kahraman adama büyük saygı göstermiş.
Rus çarı kendisini yemeğe davet etmiş.
Şeyh Şamil, yemekte, aç gibi iştahla
yemiş.
Kahramanlığı kadar yemekteki iştahı
karşısında da hayrete düşen çar:
- Adama bak, demiş. Beni de
yiyecek.
Şeyh Şamil cevap vermiş:
- Biz müslümanız. Domuz eti
yemeyiz.
ÇALARKEN NEŞELENMEK
Neyzen Tevfik'e bir gün sorarlar:
— Çalarken mi neşelenirsin, yoksa
neşeli olduğun
zaman mı çalarsın?
O günlerde Maliye Bakam hakkında
yolsuzluk dedi koduları alıp
yürümüştür.
Neyzen Tevfik, fırsatım kaçırmaz:
— Maliye Bakanı değilim ki, çalarken
neşeleneyim,
cevabını verir.
|
BEHLÜL'ÜN HAKİM MAKAMINA
OTURMASI |
Halife Harun Re- şid'in süt kardeşi
di vane Behlül bir gün yoluna devam
ederken pencereden bakmış ki hakimin
yeri boş, hemen geçip o makama oturmuş.
Bunu gören vazifeliler:
- Vay gidi divane, senin bu
makamda ne işin var?
Kalk bakalım, diyerek, sille tokat
dışarı atmışlar. Bunu
görenler Behlül'e sormuşlar:
- A divane, böyle ne iş yaptın ki
seni bu kadar dö
vüyorlar? demişler. O da cevap
vermiş:
- Ben bilmem, hakimin makamında
bir dakika ya
oturdum ya oturmadım, buna rağmen bu
kadar dayak
yedim. Hakim ise sabahtan akşama
kadar o makamda
oturmaktadır, ne kadar dayak
yiyeceğini artık Allah bi
lir...
İSRAFÇI ADAMA DERS
Diyojen, israfçı tutumuyla bilinen
bir adamla karşı lamıştı. Ondan bir
lira istedi. İsrafçı adam:
— Niçin başkasından 10 kuruş
istiyorsun da, benden bir lira, diye
sordu.
Diyojen şu uyarıcı cevabı verdi
müsrif adama:
— Çünkü, başkalarından yine istesem,
bana verirler. Ama, bu israfın yüzünden,
senin bir daha verebileceğin den
şüpheliyim.
DOĞRU SÖYLEDİĞİN İÇİN
Bektaşinin biri, boynunu bükerek bir
zenginin yanına yaklaşır. Sadaka ister.
Zengin adam:
— Utanmıyor
musun dilenmeğe ya
hu... Baksana güçlü -
kuvvetli bir adamsın.
- Sormayın... bir derdim var ki
çalışmama mani
oluyor.
- Neymiş o dert?
- Ne olacak tembellik!
Bu cevap zenginin hoşuna gider ve
cebinin köşesindeki kuruşu Bektaşi'ye
uzatır:
— Al şu kuruşu bakalım... der. Bu
parayı sana acıdı
ğımdan değil, doğru söylediğin için
veriyorum.
BİR GÖZÜN KÖRMÜŞ
Adamın biri evlenmiş. Her akşam, eli
kolu dolu olarak evine gidermiş. Bir
gün, her nasılsa, eli boş gitmiş. O güne
ka- *- dar, hep kocasının eline
bakan karısı, elini boş görünce, yüzüne
bakmış ve bir çığlık atmış:
— Aaa! Senin bir gözün körmüş.
SON ÜMİT
Nasreddin Hoca nın çok sevdiği eşeği
bir gün kaybolmuş. Hoca, eşeği aramak
için, kırlara doğru açılmış. Bir
taraftan da bir türkü söyleme ğe
başlamış.
Böylece dolaşıp dururken bir
tanıdığına rastlar.
Tanıdığı:
— Hoca, böyle türkü çağıra çağıra
nereye gidiyor
sun? diye sorar.
Hoca merhum da eşeğini kaybettiğini,
onu aramakta olduğunu söyler.
Ahbabı:
— Bu ne iştir Hoca efendi? Benim
bildiğim, insan
eşeğini kaybetti mi, feryat eder, ağlar,
dövünür. Sen ise
türkü söylüyorsun!
Hoca, ona önündeki tepeyi gösterir.
— Bir ümidim şu dağın ardında kaldı.
Eşeğimi ora
da da bulamazsam, o zaman siz dinleyin
bendeki ferya
dı!
NİYE KOŞAYLAR?
Cemâl gazetesinden ba şını kaldırıp
sorar:
— Haa bu uşaklar ne ko-
şaylar böyle?
Temel cevap verir:
- Ula bunlar koşicudur,
başbakanlık kupası için ko-
şaylar.
- Ha kupayı çime vereceklerdur?
- Birinciye.
- Öbürkilere bir şey yok midur?
- Yoktur.
- Öyleyse onlar niye koşaylar?
YALANCI
Asker, komutanın karşısına çıktı,
izin istedi. Komutan se bep sordu:
- Efendim, karım çocuğu
muzun çok hasta olduğunu
yazmış da...
- Yalan söylüyorsun. Çün
kü karından gelen mektubu
ben de okudum, hiç öyle bir
şeyden bahsetmiyordu.
Asker selâm verdi, tam kapıdan
çıkarken, döndü ve samimiyetle:
— Komutanım, dedi. İkimiz de
yalancıyız anlaşılan, çünkü ben evli
değilim.
İLK ATIŞTA VURMAK
Temel ile Dursun evlerinin
bahçelerinde otururken bir tane, bir
tane daha derken 21 pare top atılır.
Temel merak eder:
Nedir bu ses-
ler?
— Bugün komşu devlet başkam geldi.
Onun için top
atılıyor, der Dursun.
Temel sinirli sinirli başını sallar:
— Şu işe bak! Bizim zamanımızda tek
atışta vurur
lardı...
DÜNYADA HERŞEY GEÇER
Baba erenler bir gün sokakta
gezinirken dehşetli bir yağmura tu
tulmuş.
Bir ağacın altına sığınarak boş bir
arabanın geçmesini beklemiş. Bir saatten
fazla beklediği halde oradan hiç bir
araba geçmeyince kendi kendine
mırıldanmış:
— Bir de şu fani dünyada her şey
geçer derler. Şura da bir saattir
bekliyorum, daha bir araba bile geçmedi.
ALIŞMAK LAZIM
Gazeteci Halil Lütfi ile Peyami Safa,
Bebek'e gidi yorlardı.
Tranvay gelince, Peyami Safa öndeki
birinci mevki kompartımanına doğru
yürürken Halil Lütfi, Peyami Safa'yı
arkadaki 2. mevkie doğru çekti. Buraya
binece ğiz, dedi.
Peyami Safa:
- Senin gazeteci kartın yok mu?
diye sordu.
- Var, dedi Halil Lütfi.
- Peki, neden birinci mevkie
binmiyelim öyleyse?
- Alışmak için.
Bakalım her zaman kartımız olacak mı?
FARZ EDELİM Kİ...
Temel'in küçük takası, on kişilik
tayfasıyla Karadeniz'in engin sularında
yol almaktadır. Temel tayfa larını
yanına çağırır. On lara şöyle der:
— Uyy uşaklar, ha purada pi teneke
altinumuz olsa idu ne ederduk?
Uşaklar:
— Uyyy paylaşirduk onlari...
Temel öneriyi kabul eder ve altınları
paylaştırmaya başlar:
— Uyy... on peş altin bağa, pi altin
süze, on peş altın
bağa, pi altin süze...
Tayfalar buna itiraz ederler ve
aralarında müthiş bir kavga başlar.
Kıyasıya dövüşürler. Neden sonra Rize'ye
geldiklerinde durumu mahkemeye intikal
ettirirler. Mahkemede yargıç olayı
anlattırır. Hem Temel, hem de
tayfaları olduğu gibi olayı
anlatırlar. Bunun üzerine yar-
- Peki getirin altınları,
dediğinde, hepsi bir ağızdan:
- Uyy hacim pey, pizum altinumuz
falan yok, ola-
cağinu farz edeyduk.
MAYMUN
Din dersi öğretmeni öğrencile re
bütün insanların Adem ve Havva'dan
geldiğini söyledi. Bir öğ renci söz
aldı:
- Bu doğru değil.
- Nasıl yani? dedi öğretmen.
— Babam bize maymundan
geldiğimizi söyledi.
— Sevgili çocuğum, dedi öğretmen,
sizin özel aile
tarihiniz bizi hiç ilgilendirmiyor.
ŞİŞEYİ EVDE BIRAKMIŞ
Doktor muayenede hastasına sordu:
- Sigara içiyor musunuz?
Hasta:
- Elbette, dedi. Ve cebinden
sigara paketini çıkararak ikram
etti. Doktor reddetmedi. İkisi de
sigaralarını yaktı. Dok tor muayeneye
devam etti:
- İçki içiyor musunuz?
- Aahh be doktorcuğum! İçerim, ama
ne yazık ki şi
şeyi evde bıraktım.
AKŞAM
SERİNLİĞİ
Bir grup turist, kendi aralarında
konuşuyorlardı. İngiliz hidrojeni
patlatacaklarını, Rusla Amerikalı Ay ve
Merih'i fethedeceklerini söylüyorlardı.
Sıra bizim Temel'e gelince:
— Şu yakında, ha biz da cüneşe ci-
deceğuz, dedi.
Böyle bir tasarıdan hiç birisinin
haberi yoktu. Hayretle sordular:
- Nasıl olur, henüz yıldızların
keşfedilmediği bir
evrende, güneşe gidebilmek, olacak
şey değil!
- Peki o kadar sıcağa nasıl karşı
koyabileceksiniz?
- Hesabı sıkı yapılmıştır. Akşam
serunluğunda ci-
deceğuz da... der bizim Karadenizli.
LİSTE
Adamın birini kuduz kö pek ısırmış.
Ama adam çok vurdumduymaz olduğu için,
bugün iğne olurum, yarın iğ ne olurum
derken iş işten geçmiş. Doktora başvurup
da kuduz olduğu gerçeğini anlayınca
hemen bir kağıt kalem isteyip uzun uzun
bir şeyler karalamaya başlamış.
Doktor uzun süre beklemiş, bir ara
dayanamayıp hayretle sormuş."
- Vasiyetnameniz bu kadar uzun mu?
- Vasiyetname hazırladığımı
söyleyen kim doktor?
Ben ısıracağım siyasilerin listesini
yapıyorum! demiş.
İPE UN SERMEK
Nasreddin Hoca, münasebetsiz kom
şusunun hemen her gün olur olmaz şeyler
istemesinden bıkmış.
Komşu bir gün çamaşır ipi isteyince:
- Veremem, demiş. İpe un serdim.
- Aman Hoca, ipe un serilir mi?
- Adamın vermeye niyeti olmazsa
ipe un serer...
AYNI YERDE
Temel uzun zamandır gör mediği
arkadaşı Cemal'le İstanbul'da
karşılaşır:
- Uşak nasilsun pakayum?
- İyiyum...
- Çocuklarun nasuldur?
- Onlar da çok iyidur...
— Ha karin nasuldur?
Temel böyle sorunca Cemal'in birden
yüzü deği şir... Temel arkadaşının
karısının geçen yıl öldüğünü ha
tırlayıp hemen şöyle der:
— Yani aynı mezarda mi yatayii?
ARHAVİLİ
Gün: 12 Ekim 1492... Kristof Kolomb,
batı yönüne giderek Hindistan'ı
bulacağına inanıyor ya! Gitmiş, git
miş... Amerika sahillerine yanaşmış...
Sabah hava yeni aydınlanıyor. Kolomb,
"Santa Maria" gemisinde büyük
üniformasını giymiş. Zabitler ve
tayfalar güverteye sıra lanmış...
Kıyıda da Kızılderililer sıralanmış.
Başlarında Koca Reis var. Gemi
yaklaşmış, yaklaşmış... Ses mesafesine
girmiş...
Bu sırada gemidekilerden biri iki
elini ağzına yanaş-
tırıp bağırıyor: "Ha orada bir
Rize'li var midur?"
Kızılderili saflarından da birisi
bağırmış: "Ha Rize'li yoktur, ama
Arhavi'li vardır daa..."
DESENE OCAĞIM SÖNDÜ
Gurbette çalışan iki Karade nizliden
biri izinden dönmüş, hemşerisine
memleketten haber ler veriyordu:
— Memlekette kar yağdı,
kurtlar çakallar köye kadar indi,
dedi. Bunun üzerine arkadaşı:
- Bir zarar verdiler mi?
- Sizin çilli horozu çakal kaptı.
- Peçi Karabaş nerede imuş?
- Eşek Karabaşa tekme atarak
öldirmuş.
- Eşek değirmenda değul miydu?
- Değirmenden babanın tabutunu
cetirmişdu.
- Uy, babam öldi mu?
- Öldü ya. Ananın ölümüne
dayanamadu da..
- Ah anam ah! O da mu öldi?
- Eviniz yanarken kurtaramaduk.
- -Uyy desene ocağum söndü...
ÇENESİ DÜŞÜK
Fikret ilk karnesini almıştı. Notları
çok iyiydi, fakat bir not düşülmüştü:
— Çok konuşuyor.
Babası karneyi imzaladı ve ekledi:
— Siz bir de annesini görseniz.
Aynı Karadenizli birkaç gün sonra bir
bakkala gitti. "Bana bir mim verin..."
dedi.
Bakkal anlayamadı, birkaç kez tekrar
ettirdi, sonra eliyle göstermesini
istedi. Karadenizlinin işaretine ba
kınca:
- Yooo, o mim değil mumdur, dedi.
- Olsun, mim demek, dayak yemekten
iyidir, dedi
Karadenizli.
DAYAK YEMEKTEN IYI
Karadenizli vapur acentasına gitti:
— Biz vapuru kaçirduk, başka
vapur bulur misunuz?, dedi.
- Kaç kişisiniz?
- Yediyuz.
- Acenta yetkilisi bu kadar müş
teriyi kaçırmamak için hemen yeni
bir vapur istedi. Vapur geldiğinde
Karadenizli ve arkadaşları rıhtımda
toplanmışlardı. Ama nedense fazla
kalabalık değillerdi. Görevli sordu:
- Hani yedi yüz kişiydiniz?
- Doğridur, işte pir, içi, üç,
dört, beş, altı, yedu.
Toplam yediyuz da..., dedi
Karadenizli.
Kafası attı acenta yetkilisinin.
Karadenizliyi bir gü zel dövdü ve:
— Eğer, bir daha (i) yerine (u)
dersen; canına oku
rum... dedi.
HESAP
İki sarhoş kıyasıya kavga etmiş,
birbirlerinin kafasını gözünü
yarmışlardı. Polis kavgacı sar hoşları
hastahaneye getirdi. Doktor, yaralarını
pansuman yapmak için hemşireye seslendi:
— Hemşire hanım, alkol getirin
çabuk!..
Sarhoş:
— Alkol istemem artık... Hesap
getirin!., diye bağırdı.
HADDİNİ BİLMEK
Genç bir Amerikalı kız, Beethoven'in
yaşadığı evi zi yaret etmiş, bu büyük
sanatkârın piyanosu başına geçe rek
onun "mehtap Sonatı"m gururla çalmaya
başlamış tı.
Bitirdikten sonra, kendisine sert
gözlerle bakan bek çiye:
- Tahmin ederim, çok sayıda büyük
insan burayı
ziyaret etmiştir, dedi.
- Evet, dedi bekçi. Ünlü müzisyen
Pederewski, ge
çen hafta burada idi.
Kız sordu:
- Ve Beethoven'in piyanosunda
çaldı değil mi?
- Hayır çalmadı, cevabını verdi
yaşlı bekçi ve söz
lerine şu cümleyi ekledi:
- Çünkü kendisini Beethoven'in
piyanosunda çal
maya lâyık görmedi.
CİNSİNE GÖRE
Belediye otobüslerinin ne kadar
kalabalık olduğu malûm. İşte böy le
bir otobüste yolculuk eden Temel'in
aya ğına iri yarı bir adam basar...
Nasırı acıyan Temel, adamın yanına
yaklaşır ve sorar:
— Ula uşak, sen nerelisun?
Adam, Temel'e bakar, nereli olduğunu
söyler ve ar dından sorar:
- Niye sordun?
- Hiç, bu cins ayular hangi
memlekette yetişur diye
merak ettum daa... der Temel.
YEMEKTEN SONRA MI?
Doktor hastasını muayene ettik ten
sonra saptadığı perhiz programı nı
yazıyormuş:
— Sabahları bir dilim ekmekle
yüz gram beyaz peynir. Öğleyin bi
raz salata ve haşlama et. Akşamları
bir dilim ekmek, yağsız süt ve bol
meyve yiyeceksiniz...
Hasta:
— Peki doktor bey, bu
yazdırdıklarınızı yemekten
sonra mı yiyeceğim yoksa yemekten önce
mi?
NİÇİN HAPSEDİLMİŞLER?
Bir komünist Sovyet cezaevinde, 3
mahkûm arala rında konuşuyorlardı:
Birinci mahkûm üzüntülü bir ses le:
— Ben işime geç geldiğim için
hapsedildim, dedi.
İkinci mahkûm hapis gerekçesine şöyle
açıkladı:
— Ben ise, işime erken geldiğim için
hapsedildim.
Bir kapitalist casusu ancak işine erken
gelir, dediler.
Üçüncü mahkum da şöyle konuştu.
— Ben de işime tam vaktinde geldiğim
için hapse dildim.
Beni de, bir kapitalist saati
taşımakla suçladılar.
AKIL
Temel birgün Dursun'a balık kılçığı
yemenin insanın kafasını çalıştırdığını
söylemiş. Bu habere sevinen Dursun
yanına Temel'i de alarak hemen bir balık
lokantasına gitmiş. Az sonra gelen
balıkların etini Te mel, kılçıklarını
Dursun yemiş. BöylecĞ üç porsiyon balık
tü ketildikten sonra Dursun hesa bı
ödemiş ve dışarıya çıkmışlar. Yolda bir
ara Dursun:
- Baa bak Temel. Sen galiba
kazuklayisen beni..?
Temel gülerek cevap vermiş.
- Bak, gördün mü? Kafan çalışmaya
başladı bi-
le..?
DOĞRU SÖZE NE DENİR?
Hastayı ameliyathaneye
götürüyorlarmış. Sedyenin başucunda
yürümekte olan operatör bir ara hastanın
ku lağına eğilmiş:
— Bakın beyfendi, size yalan
söyleyecek değilim. Si
ze yapacağım bu ameliyatın başarı şansı
yok denecek
kadar az. Ne olur ne olmaz, size
şimdiden soruyorum,
son olarak size bir yardımım
dokunabilirse, çekinmeden
söyleyebilirsiniz, demiş.
Hastanın gözleri faltaşı gibi
açılmış:
— Evet doktor bey. Lütfen buradan
kalkmama ve gi
yinmeme yardım eder misiniz?
TEŞEKKÜR
Adam, hızlı hızlı merdivenleri
tırmanıp doktorun yanma geldi.
— Teşekkür ederim doktor
bey, tedavinizden çok memnun
kaldım, dedi.
— Ama siz benim hastam de
ğilsiniz ki.
Adam güldü:
— Haklısınız doktor bey. Amcam sizin
hastanızdı.
Ve şimdi tüm serveti bana kaldı...
ADALETLİ PAYLAŞIM
Güngörmüş, yaşlı ve tecrübeli bir
adamdan, iki kar deş arasında,
babalarından kalan malı âdilâne şekilde
paylaştırmasını istemişlerdi.
i
Yaşlı adam şu formülü tavsiye etti: —
Kardeşlerden biri malı mülkü ikiye
ayırsın. Öteki kardeşe de seçme hakkı
verilsin. Gerçekten de akıllıca bir
öneri değil mi?
OLEY
Temel, İspanya'da boğa güreşlerine
gitmiş. Kalabalık bir seyirci toplulu-
Vğu varmış. Herkes matadorun hare
ketlerine hep bir ağızdan "Oleeey!
Oleeey!" diye bağırıyormuş, ama Temel
onlar sustuktan sonra tek başına Oleeey!
Oleeey! diyormuş, Yanındaki İspanyol
merak etmiş:
— Kardeşim niye bizimle beraber
bağırmıyorsun
da, tek başına "Oley" diyorsun?
Temel:
— Uşağum, ben boğayı destekliyorum,
demiş.
OTOBÜS
Temel ile Dursun otobüsle İstanbul'a
gidiyorlardı. Yolun yarısına gelince
şoför:
— Sayın yolcular, şanzıman bozuldu
bir saat mo
la veriyoruz..
Temel sordu:
— Yahu Dursun, bu şanzıman nedir?
— Ha şu vites var ya, işte oni
çalıştıran alettir.
Temel sinirlendi:
— Ben onun bozulacağını baştan
anlamıştım. Şo
för ha bire onunla oynuyordu...
KÖTÜ HABER
— Sabahın bu erken saatinde sizi
rahatsız ettiğim için özür dilerim, dedi
doktor telefonda hastasına. "Ama tahlil
sonuçlarınızı aldım ve size verecek çok
önemli haberlerim var. Kötü haberle mi
başlayayım, yoksa çok kötü haberle mi?
— Kötüsüyle başlayın doktor,
dedi hasta sinirli bir sesle.
- Şey, dedi doktor. Teşhisime göre
yirmi dört saat
ömrünüz kaldı.
- Zavallı hasta donup kaldı. Sonra
biraz gücünü
toplayıp sordu:
- Peki çok kötü olan haber ne?
- Size dün haber verecektim, ama
telefonunuz ce
vap vermiyordu.
ALDATMIŞ
Kahveye iriyarı, öfkeli bir adam
girdi; olanca sesiyle bağırdı:
— Ahmet kim?
Kimse ağzını açmadı. Gelen adam bir
daha bağırdı:
— Ahmet hanginiz? Çabuk karşı
ma çıksın!
Sonunda ufak tefek, çelimsiz biri
yerinden kalktı:
— Benim.
Kabadayı, yumruklarım sıkıp onun
üstüne atıldı, pestilini çıkanncaya
kadar dövdü. Kahvedekiler yerlerinden
kımıldamıyorlar, neredeyse soluk bile
almıyor lardı.
Kabadayı gittikten sonra dayak
yiyenin başına üşüş tüler:
— Hastaneye götürelim mi?
Yerde kanlar içinde yatan adam, bir
iki yutkunduktan sonra konuşabildi:
— Nasıl kandırdum enayiyu. Benim adım
Temel.
Amma nasil inandırdum oni!..
EVİN YOLU
Neyzen Tevfık, Aksaray'da bir ev
kiralar.
Yeni taşındığı sıralar, gece eve
dönerken ara sokak içindeki evini
bulmakta güçlük çekmektedir. Bir gece,
karşısına çıkan bekçiye:
— Bekçi baba, der, Neyzen Tevfık
buralarda bir yer
de oturuyor. Sen evini biliyor musun?
Bekçi, "bana kül yutturamazsın"
dercesine bakıp ce vap verir:
- Neyzen Tevfik sensin, a beyim.
- Ben sana Neyzen Tevfik ben
miyim? diye sorma
dım ki... Neyzen Tevfik'in evini
sordum!
BİLGİSİZLİĞİN
SONU
Gençliğinde din bilgisi alamamış,
cahil fakat iyi ni yetli bir kişi,
hayli yaşlan dıktan sonra, durumundan
pişman olarak din dersi almaya
başlamış. Bir caminin
imamı ona din dersi vermeyi kabul
etmiş. Adam 40 ya şından sonra başlamış
sıfırdan öğrenmeye.
Ama daha ilk günlerde Subaşı'nın
dikkatini çekmiş. Subaşı şehrin emniyet
ve huzurundan sorumlu ya... Osmanlı
Devleti zamanında bunlar sokakları
kontrol eder, şüpheli gördükleri
insanları sorguya çekerler. Köyden yeni
gelmiş, henüz şehre alışamamış bu garip
adam da dikkati çekmiş ve yakalanmış...
Subaşı'nın hu zuruna çıkınca da
büsbütün şaşırıp abuk sabuk konuşmaya
ba,şlamış. Subaşı hiddetle çıkışmış
adama:
— Sen Müslüman mısın?
Adam şaşkınlık ve korku içinde, biraz
da bu işin so nunu düşünerek aklı
dağınık bir halde cevap vermiş:
- Müslümamm.
- Müslümamm olur mu? Müslümamm
elhamdülil
lah, diyeceksin be adam... Müslüman
olduğundan dola
yı Allah'a şükretmek yok mu? diyerek
daha bir kızmış
ve biraz fazlaca da şüphelenmeye
başlamış. Adam bu
kadar basit bir şeyi bilmiyor, var
bunda bir bit yeniği
demiş...
- Madem Müslümamm diyorsun. Söyle
bakalım İs
lâm'ın şartı kaçtır?
Adam, herhalde dinlediği hikâyelerin
ve masalların da etkisiyle şaşırarak:
— Kırktır efendim, demiş.
Subaşı'nın hiddeti son haddine çıkmış
ve demiş ki:
— Bu adam galiba bizi aldatıyor.
Müslümamm dedi
ama, daha onun şartının kaç olduğunu
bile bilmiyor.
Yatırın falakaya...
Adamı falakaya yatırmışlar. Tabanının
altına ver et mişler sopayı.
Kalktığında ayaklarının üzerine basacak
hali yokmuş. Şiddetli bir acıyla
kıvranarak ve topallaya rak, iki gözü
iki çeşme ders almaya başladığı camiyi
bulmuş.. Hoca onu bu perişan vaziyette
görünce:
- Bu ne hâl? diye sormuş.
Adam başına gelenleri anlatmış,
- Ah hocam, demiş. İslâm'ın
şartını sordular. ,
Hoca atılmış birden:
- Beştir deseydin keşke...
- Aman hocam, demiş adam. Hiç beş
der miyim?
Ben 40 dediğim halde bu kadar
dövdüler. Bir de Allah
korusun, beş deseydim, öldürürlerdi
herhalde...
KİMDEN YANAŞIN?
Temel ile Cemal, kahvede oturmuş
sohbet ediyorlardı. Temel birden sordu:
— Ula Cemal,
tenhada pi domuza
rastlasan ne edersun
de pakayum?
- Tüfeğimle ateş ederum oğa!
- Ya tüfeğin yoğsa?
- Kafasına sopayla vururum daa...
- Peçi ya sopan da yoğsa?
- Pıçağumla öldirurum oni.
- De pakayum yanında pıçağın da
yoğsa?
- Ula Temel de pakayum bağa. Sen
penden yana
musun, yoksa domizdan yana mu?
HERİFİN ADI
Hitler Almanya'da Başbakan olduğun
da, yıl 1933'ü gösteriyordu. Kısa bir
sü re sonra, öyle "iyi günler" falan
gibi se lamları kaldırıp, Alman selamı
işte bu dur deyip, "Heil Hitler
(yaşasın Hitler)" diye bağırtmaya
başladılar Almanları. Metazori. Başka
selamlar vatan hainliği sayıldı.
Ünlü komedyen Karl Valentin akşam
vakti her zaman uğradığı meyhanesinde
yedi—içti.. Borcunu ödedi. Kalktı,
gidecek. Herkes me rak içindeydi, nasıl
veda edecek diye. Valentin kapıya
yaklaşıp herkese doğru dönerek elini
kaldırdı ve bağır dı: "Heil..." Sonrası
yok. Herkes bakıyor ve düşünüyor. Bir
daha bağırdı: "Heil..." yine o kadar..
Düşünüyor. So nunda dayanamadı ve dedi
ki:
— Yahu, herifin ismini unuttum!
GEMİYİ DURDURAMAZLAR
Amerika'da, Robert Fulton'un Clarment
adındaki ilk buharlı gemisi, Hudson
Nehrinde ilk seferine hazırlanı yordu.
Nehrin 2 yakasında, bu tarihi
hadiseyi görmek için, onbinlerce insan
toplanmıştı.
Seyircilerden biri kötümser yaşlı bir
çiftçiydi.
— Gemiyi yürütmeyi asla
başaramıyacaklar, diyordu.
Fakat, neticede gemi çalıştı, sür'ati
de gittikçe arttı. Hızı arttıkça,
geminin bacasından çıkan duman koyu-
laştı.
Nehrin 2 sahilindeki halk bu büyük
başarıyı çılgınca alkışladılar.
Kötümser yaşlı çiftçi ise
gördüklerine inanmazcası- na başım 2
yana sallıyarak:
— Ama, gemiyi asla durduramazlar,
diyordu.
KORKUTMA BEDELİ
Dişçi, müşterisine:
- Bu diş çekimi için siz
den iki misli ücret almak zo
rundayım hanımefendi.
- Neden doktor bey?
- O kadar yaygara yaptınız ki,
bekleme odasındaki
müşterilerimden ikisi çığlıklarınızı
duyunca hemen kal
kıp gittiler.
BABA MESLEĞİ
İngiliz yazarlarından Bernard Shaw,
bir akşam, İn giltere kraliçesinin bir
ziyafetinde bulunuyordu.
Bir aralık kendini beğenmiş genç bir
Lord, ona:
— Babanız küçük bir terzi idi, değil
mi? diye küçüm ser bir tavırla sordu.
Shaw:
- Evet, diye cevap verdi. Lord:
- O halde siz de ne diye terzi
olmadınız? diye soru
sunu yeniledi.
' Shaw gülümseyerek Lord'a:
- Babanız herhalde centilmen bir
adamdı, değil mi?
dedi.
- Ona ne şüphe, cevabını alınca
sözlerine şöyle de
vam etti:
- O halde, siz de neden centilmen
bir adam olma
dınız?
HEPSİ BİRDEN
Bektaşi'nin biri cömertli ği ile
meşhur bir zengin ile tanıştı, ahbap
oldu. Bektaşinin fakirliğini öğrenen
zengin:
— Sana para mı vere yim, bir at mı
hediye edeyim, bir tarla mı ba
ğışlayayım, beğen be ğendiğini... diye
sordu.
Bektaşi:
— Parayı cebime yerleştirir, atıma
biner, tarlama gi derim, dedi.
TANIMIYORMUŞ
Temel ile Cemal çok samimi
arkadaştılar. İçtik leri su dahi ayrı
gitmeyen bu iki arkadaş bir gün para
yüzünden birbirleriyle mahkemelik
olurlar.
Yargıç mahkeme salonunda karşısında
Temel ile
Cemal olduğu halde durumu açıklar.
Temel'in arkada şından 6orç para aldığı
halde geri vermediğini söyler. İddianame
okunur, şahitler birbiri ardınca
dinlenir ve söz Temel'e gelince:
— Ha pen pu uşaktan borç para
almadum. der.
Cemal bir arkadaşına, bir de yargıca
baktıktan son ra:
— Ha sen penden para almadin mi?der.
Temel anlamsız gözlerle baktıktan sonra:
- Hacim peğ, pen pu adami
tanımayrum çi, ondan
para alayum... der.
- Ha sen penu tanimay misun?
- Tanimayrum tabii...
Cemâl, "Allah kahretsin!" gibilerden
sağ elini yuka rıdan aşağıya
salladıktan sonra:
— Peçi öyleyse, pen de senu heç
tanimayrum... der